>

>

Çok sevdiğim ve derin bir saygı duyduğum sanatçılardan biri olan Şükran Pekmezci, Türk resim sanatında kendine özgü dili ve içsel derinliğiyle özel bir yerde duruyor.

>

>

Çok sevdiğim ve derin bir saygı duyduğum sanatçılardan biri olan Şükran Pekmezci, Türk resim sanatında kendine özgü dili ve içsel derinliğiyle özel bir yerde duruyor.

>

>

Çok sevdiğim ve derin bir saygı duyduğum sanatçılardan biri olan Şükran Pekmezci, Türk resim sanatında kendine özgü dili ve içsel derinliğiyle özel bir yerde duruyor.

Çok sevdiğim ve derin bir saygı duyduğum sanatçılardan biri olan Şükran Pekmezci, Türk resim sanatında kendine özgü dili ve içsel derinliğiyle özel bir yerde duruyor.

Çok sevdiğim ve derin bir saygı duyduğum sanatçılardan biri olan Şükran Pekmezci, Türk resim sanatında kendine özgü dili ve içsel derinliğiyle özel bir yerde duruyor. Yıllara yayılan üretiminde hafıza, duygu ve sessizliğin izini süren Pekmezci, figür ile mekân arasında kurduğu incelikli dengeyle izleyiciyi çoğu zaman görünmeyen bir hikâyenin içine davet ediyor.

Sanatla iç içe geçen yaşamında, yine bir ressam olan Hasan Pekmezci ile paylaştığı üretim ve hayat birlikteliği de onun dünyasını besleyen önemli unsurlardan biri. Bu söyleşide Pekmezci ile sanat yolculuğunu, üretim sürecini ve yıllar içinde şekillenen sanat dilini samimi bir çerçevede konuştuk.

Resimle ilk kurduğunuz bağ nasıldı, sizi gerçekten bu yola yönlendiren bir anı hatırlıyor musunuz?

Öncelikle ailemizde resme-müziğe ilgi duyanlar vardı. Bu konuda şanslı çocuklardandım. 

İlkokul öğretmenim de sınıfın bütün grafiklerini, mevsim şeritlerini bana yaptırırdı. Kara tahtaya işlediğimiz derslerle veya o gün yaşanan ulusal günlerle, özel günlerle ilgili resimler yapardım, renkli tebeşirlerle. 

Ama asıl Orta okulda resim öğretmenim Hüsnü Tekin’in yönlendirmesi var. Köy Enstitülü bir eğitimci. Sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünü bitirmiş. Alanına hakimdi. Okulun geniş koridorlarına büyük bez tuvali sererek devasa bir Atatürk portresi yapmıştı.  Bunu yaparken resme meraklı öğrencilerini de yardımcı olarak görevlendirmişti. Bunlardan biri de bendim. Bu da bilinçli bir yönlendirmeydi. Beni yetiştirmek için Lise kısmına verdiği resim kurslarına davet ederdi. Bu nedenle hafta sonlarını heyecanla beklerdim. O yıllarda ücret söz konusu olmadan öğrencileri yetiştirmek için kurslar verirdi öğretmenlerimiz. Her defasında ‘Senin benim yetiştiğim okullara gitmeni, orada resim eğitimi görmeni istiyorum’’ derdi.
Ortaokul bitince Konya Kız Öğretmen Okulunu kazandım. Çankırı’dan bir kız çocuğunun uzaklarda, yatılı bir okulda okuması elbette ailemin, babamın-annemin böyle konulara nasıl akılcı-çağdaş yaklaştığının örneği.  Hele bir de İstanbul’da okuma başladığında anneme, babama ‘’Böyle küçük bir kız İstanbul’a gönderilir mi? Başına neler gelir, siz hiç Türk filmi seyretmediniz mi’’ sözlri çok söylenmişse de ailem bunlara kulak asmamıştır. 

Bu okulun daha ilk ayında resim öğretmenim Münire İzgi benim ilgimi fark edip ‘’Sen çok başarılısın, seni İstanbul-Çapa Öğretmen Okulu Resim Seminerine gönderelim’’ dedi. Bu da eğitim yaşamımda ve hayatımda çok önemli bir dönüm noktası oldu. Bir öğretmenin daha çok yeni bir öğrencisini fark edip onu yönlendirmesi onun da nasıl başarılı bir eğitimci olduğunu gösterir. Her zaman sevgi ile anarım.

Büyük bir resim dosyası hazırlandı, resimlerimle, desenlerimle. İstanbul’a gönderildi. Bu birinci eleme sınavı aşamasıydı. Bunu kazandığım için kısa süre sonra İstanbul’a ikinci aşama sınavına çağırdılar. Oradaki desen, kompozisyon. Renkli çalışma ve mülakat sınavlarını da kazanarak Çapa’da eğitime başladım. İstanbul gibi muhteşem bir kentte, Çapa gibi tarihi binada, her biri Türkiye’de okutulan ders kitaplarının yazarı olan öğretmenlerimizin yarattığı ortamda çok yönlü, çok katmanlı bir eğitim aldım. Resim öğretmenlerimiz Ressam İlhami Demirci, Selahattin Taran, Hidayet Gülen gibi başarılı sanat insanlarıydı. Diğer derslerimizin öğretmenleri de önümüzde kitapları, karşımızda kendileri olan ve her bir öğrenciyi bir kimlik, bir değer olarak gören, sevgisini, hatta saygısını cömertçe gösteren insanlardı. Müzik öğretmenimiz Tahir Sevenay okul dışında yolda gördüğünde fötrünü çıkarıp biz öğrencilerini selamlardı.  Diğer Müzik öğretmenimiz Ekrem Zeki Ün, ünlü kemancı ve orkestra şefiydi. Tarih öğretmenimiz Niyazi Akşit. Fizik-Kimya öğretmenlerimiz doktora yapmış eğitimcilerdi.

Okul her gün bir sosyal etkinlik içindeydi.  Örneğin bir gün yaşayan 24 şairimiz salonumuzda, şiirlerini okuyorlardı. Bir başka gün yaşayan öykücülerimiz karşımızdaydı.

Burada çok sağlam bir resim ve sanat eğitimi gördük. Gördük diyorum, çünkü Çapa’da okuyan her öğrenci bu çok yönlü eğitimden geçerek gelmiştir. 

Bu okulda sadece derslerden değil, sergilerin ilk açıldığı günün nasıl bir seremoni olduğunu bize yaşatarak öğretiyorlardı sanatçı öğretmenlerimiz. Örneğin kendi sergilerinin düzenlenmesinde, açılışında bulunuyorduk. Günümüzün ünlü ressamı Devrim Erbil’in ilk sergilerinden birinin açılışına davet edildik, 1960’ların başında. Sanat olaylarını, tiyatroları, konserleri de takip ediyorduk.

Bu okulu bitirdikten sonra Çankırı köylerinde iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptım. Bu süreçte sanat felsefemde “ne nedir ne değildir” sorularının yanıtlarını ve sorgulamalarını geliştirdim, Anadolu’yu tanıdım. Resim alanı ağır bastığı için iki yıl sonra istifa ettim.
Bu kez Buca Eğitim Enstitüsü sınavlarını birincilikle kazandım. Böylece üst eğitim aşamasında Nejat Akkan, Şeref Bigalı, Turgut Pura, Namık Sevinç Arkun gibi değerli üretici-sanatçı   hocaların öğrencisi oldum. 

1970 yılında Arifiye Öğretmen Okulu Resim öğretmenliğine atandım. Köy Enstitüsü geleneğinin devam ettiğine inandığım bir eğitim yuvasında sanatsal çalışmalarımız daha da anlam kazandı. DYO ve Devlet Resim sergilerine seçilmeye başladım. Öğrencilerimizle ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok sayıda ödüller kazanıyorduk. Böylece sürekli sanat hayatı günümüze kadar aksamadan devam etti.

Üretim sürecinizde sizi en çok besleyen şey nedir: hafıza, duygular ya da karşılaşmalar mı?,

Toplumsal duyarlılık, toplumca yaşanan her konu sanat eylemini yaşarken, en büyük beslenme kaynağımdır 

Doğup, içinde yaşadığım, geleneğiyle, göreneğiyle, mimarisiyle iç içe olduğum Çankırı başta olmak üzere bütün toplumsal sorunlardan etkilendiğim her konuyu ele almaya çalışırım. Anılar, duygusal etkilenmeler, yüz yüze gelinen gerçekler benim ilgi alanımdadır. Düğün konusunu da işlerim, savaş konusunu da çocuk gelin konusunu, göç konusunu, deprem konusunu da. Çünkü hepsi de yaşamın gerçeği olarak benim duygu ve ilgi dünyamda anlam kazanır. “O benim tarzımdı, değildi” gibi bahaneler saplantısında olmadım hiçbir zaman. 

Zaman içinde resim dilinizin değiştiğini düşünüyor musunuz, yoksa aynı özün etrafında mı ilerliyorsunuz?

Yaşanan her yaş dilimlerinin getirdiği, yaşanan her toplumsal dönüşümler, değişimler, konumdur benim. Temel olarak figüratif yorumlardan yanayım.  Bu tavrım değişmeden devam eder, konular, içerik bu sanatsal ilkelerle ifade edilir. Sanatsal ilkeler de konunun atmosferini yaratmada yol göstericidir. Nasıl bir armoni ve kompozisyon ile konuyu vurgulayacağımın, daha etkili ifade edeceğimin sancısı, kavgası mutlaka vardır.  Bu yaklaşım elbette zaman içinde farklı boyutlarda değişebilirse de özünde sanatsal kimliğimde devamlılıktan kopmaz. 

Atölyede yalnız kaldığınız anlarda sizi en çok zorlayan ve en çok özgürleştiren şey nedir?

Atölyem benim tam özgürlük alanımdır. Tuval ya da kağıt gibi resim alanı benim için duygularımın, sezgilerimin, hayallerimin birleştiği oyun alanımdır, Resme daldığım zaman sağımda-solumda olup bitenleri duymam, görmem.  Ön çalışmalar, eskizler hazırlamak gibi sınırlanmaya hiç gerek duymam, Böyle hazırlıklar doğaçlama çalışmamı, hatta özgürlüğümü sınırlar, kıskaca alınmış gibi hissederim kendimi. Tuval üzerindeki her figürden biri de ben olurum. O konunun, oyunun bir parçası, bireyi kendim olduğumu düşünür, hayal ederim.

Hasan Pekmezci hocamız ile birlikte üretmek ve aynı hayatı paylaşmak sanatınıza nasıl yansıyor

Aynı okullarda, aynı eğitimcilerin öğrencisi olarak eğitim gören; aynı dili konuşan, aynı amaçları, ilkeleri yaşamında mihver sayan insanlar olarak birlikte yetiştik. Birlikte yaşlandık. Bu nedenle birbirimizin ne olduğumuzu biliyoruz. En önemlisi nerelerden, ne mücadelelerle geldiğimizi biliyoruz. Birbirimize rol kesecek halimiz yok. Resim yaparken, sergilere hazırlanırken ne gibi sancılar yaşadığımızı, nasıl bir ruh hali içinde olduğumuzu çok iyi anlıyoruz. Çoklu ortak yönümüze rağmen farklı duygu ve düşünce içinde iki ayrı kimlik olmanın, bu kimliğe saygı duymanın ne demek olduğunu da biliyoruz. Herkes kendi kimliğini gerçekleştirme çabasında olmak zorunda. Ona göre davranıyoruz. Ona göre birbirimize maddi-manevi destek oluyoruz. Çocuklarımız da bu bilinç içinde yetiştiği için aynı desteği onlardan da gördük, görüyoruz.

Eğitimdeki, eğitimciliğimizdeki ilkelerimiz gibi birbirimizin resmine fırçamız değmedi bu zamana kadar. Herkesin resim alanı onun gizemli dünyasının yansıması sayılır. O alana başka bir kimliğin el izi, fırça, kalem izi bu gizemi bozan yabansı bir lekedir.  Ama sözel, teorik tartışmalarımızı, eleştirilerimizi yapar, düşüncel

erimizi de paylaşırız. 

Biz aile olarak birbirimizin başarısından onur duymayı özümledik. Bu tüm ailemizin başarısıdır ilkesine inandık. Yarım yüzyılı aşan çabalarımızla bu ilkelerimizden şaşmadık.

 En başta torunlarımızın “Anne annem, Dedem, sizinle gurur duyuyorum” demesi bizim için en önemli ödül demektir. 

Bugünden geriye baktığınızda “iyi ki yapmışım” dediğiniz bir dönem ya da seri var mı?

Elbette pek çok konuda ‘’iyi ki öyle karar vermişim, öyle yapmışım’’ dediğim ve hayatımı*hayatımızı etkileyen çok sayıda kararım var. Başta öğretmenlerimin yönlendirmelerine inanarak resim alanına yönelmemi sayarım. İstanbul Çapa’ya resim eğitimine gitmem çok büyük bir cesaretti o yıllarda. Ayrıca ailemin bana güveniydi.  İlkokul öğretmenliği gibi hazır yaşamaya başladığım bir mesleğim varken istifa ederek, yeniden resim alanında eğitim için öğrenci olarak İzmir’e gitmem de o yıllarda Anadolu’nun küçük bir kentinin kızı için önemli bir dönüşüm kararıydı. 

Devamında, iyi ki resim denen bir alanı seçmişim ve de bıkmadan-usanmadan, 1968’den bu yana çeşitli yaşam koşullarına teslim olmadan yoluma devam etmişim. İyi ki hayata hep pozitif bakan bir eş ve evlilik seçmişim. İyi ki resim öğretmenliği gibi çok sevdiğim bir mesleğim oldu.  

Şimdi bu soru gereği geri dönüp baktığımda o yıllardaki akranlarım, sınıf arkadaşlarım içinde böyle dönüşüm kararları verebilen kim ve kaç kişi var’’ soruları içinde tek kişi olarak ne kadar isabetli davranmışım diyorum.

Şu anda sizi heyecanlandıran, henüz üretime dönüşmemiş bir fikir ya da yön var mı?

Sanat alanı bir okyanustur inancında olan biriyim. Yapacak daha çok resim konularım var, Gücümüz, kapasitemiz yettiğince ne resimler ne sergiler tasarımı beynimizi kıvır kıvır kıvrandırıyor. Özellikle devasa boyutta tuvallerle izleyenin kendini içinde hissedeceği bir seri resim düşündeyim. 

Sanatla ilgilenen gençlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Sanat alanı sadece bir hobi oyunu değildir. Ayrıca kimsenin, hiçbir okulun, anlayışın tekelinde de değildir. Sevgi ve tutku ile sahiplenme alanıdır. Yetenek hiç değildir. Tutku ile çalışan, araştıran, deneyen, kendine bir yol olarak gören herkes başarılı olabilir ama herkes kendisi olur. Ben hiçbir zaman ‘’filanca gibi olacağım’’ diye bir düşünceyi aklımdan geçirmedim. Ben ancak ben olabilirim. Niye başkasının bir kopyası olayım ki?

Özellikle sanat alanını seçen kızlarımız ve kadınlarımız için insanı pes ettirecek o kadar çok engel, hatta tuzak var ki bunlardan korkmadan, yılmadan, inatla amaçlarını gerçekleştirme çabasında olmaları şarttır. Güzel sanatlar eğitimi okullarında öğrencinin çoğunluğu kız olmasına rağmen “bu alanda varım” diyenlerin sayısı oldukça düşük ise burada konuyu çok iyi analiz etmek gerekir. Bunda toplumdaki kadın ve kızlara yüklenen rollerin ‘’evinin kadını olmaktan’’ çıkarılmasının ve sevdiği işinin, kimliğinin, özünün takipçisi olmaya evrilmesinin mücadelesi şarttır.  Nedenlerini bahaneye dönüştürmeden “ben bir kimliğim ve kimliğimi gerçekleştirmek benim insan olarak asli görevim” diyebilmek direnci gerekir. Kuşkusuz ki bu tavır başarıyı da beraberinde getirecektir.


           






E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

E-posta listemize katılın

En yeni içerikler ve haberlerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Ankale. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Ankale. Tüm hakları saklıdır.

Sanata değer veren, üretmek isteyen ve paylaşmayı önemseyenler için.

© 2026 — Ankale. Tüm hakları saklıdır.