Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin koridorlarında yankılanan aryaların ve hummalı bir temsil hazırlığının tam ortasındayız. Konuğumuz, sadece bir idareci değil; notaların ruhuna dokunan bir çellist, engelleri zarafetle aşan bir Cumhuriyet kadını: ADOB Müdürü Demet Gökalp

Röportaj:Tulga Aktaç
Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin koridorlarında yankılanan aryaların ve hummalı bir temsil hazırlığının tam ortasındayız. Konuğumuz, sadece bir idareci değil; notaların ruhuna dokunan bir çellist, engelleri zarafetle aşan bir Cumhuriyet kadını: ADOB Müdürü Demet Gökalp
Makam odasının ağır bürokratik yükünü, çellosunun kadife sesiyle hafifleten Gökalp; Özsoy Quartet’ ten Trio Anka ’ya uzanan zengin müzik yolculuğunu, sanatçı kimliğinden ödün vermeden sürdürdüğü yöneticilik serüvenini ve hayatın en zorlu sınavlarından birini müzikle nasıl kazandığını içtenlikle paylaşıyor.
Don Giovanni temsili öncesinde gerçekleştirdiğimiz bu sohbette; bir enstrümanın nefes alışına, bir kurumun işleyişine ve bir sanatçının adanmışlık dolu hikâyesine tanıklık edeceksiniz.
Don Giovanni temsili öncesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi ’ndeyiz. Ankara Müdürü, çello sanatçısı Sayın Demet Gökalp ile bir aradayız. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hem sanatçı hem de idareci kimliğiniz bir arada nasıl yürüyor? Zorlanıyor musunuz? Çünkü bildiğim kadarıyla idarecilik size ekstra bir şey kazandırmıyor; aksine kendinizden ödün vererek, fedakârlık yaparak bu işi yürütüyorsunuz. Biraz bundan bahsedelim mi?
İdarecilik ve çellistlik bir arada gerçekten zor yürüyor. Konserlerimi biraz kenara bırakmak zorunda kaldım.
Sanatınız geri planda mı kaldı?
Maalesef... Yine de orkestra içinde çalmaya gayret ediyorum. Elimden geldiğince devam ediyorum ancak her provadan ya da temsilden çıktığımda burada beni bekleyen işler, bürokrasi oluyor. Kurumun işleri yürüsün diye severek yapıyorum bu görevi. Sanatçılarımıza ve seyircilerimize iyi etkinlikler sunmaya uğraşıyorum ama o çelloyu özlüyorum.
Eskisi kadar çalışamıyorsunuz herhalde?
Çalışamıyorum. Eskiden eve döndüğümde gece geç saatlere kadar çalışırdım fakat baktım ki bu tempo yürümeyecek, şimdi biraz azalttım. Bazen enstrümanımı buraya (makama) getiriyorum, burada çalışıyorum. Bir şekilde idare edeceğiz.
Bulabildiğiniz her boşlukta nefes almaya çalışıyorsunuz yani…
Evet, aslında çello bana nefes aldırıyor. Çok iyi geliyor. Ömrüm boyunca bir görev olarak değil, gerçekten çok severek çaldım.
Peki, bu enstrümana karşı ilginiz nasıl başladı?
Aslında başlangıçta hiç ilgim yoktu. Yakın zamanda kaybettiğim ablam, piyano sanatçısı Yeşim Gökalp idi. Evde sürekli piyano çalışılırdı. Ebeveynlerim sanatsever insanlardı ve her cuma CSO’ya (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) giderdik. Ancak babam benim doktor olmamı istiyordu, ben de öyle planlarken keskin bir dönüş yaparak müzisyen olmaya karar verdim. Sınava girdik ve kazandım. Aslında keman istiyordum fakat küçük parmağımdaki eğim ve kısalık nedeniyle rahmetli hocamız Oktay Dalaysel "olmaz" dedi. Bunun üzerine babam "çello olsun" dedi. O dönem CSO’da Gülgün Hanım vardı; enstrümanın başında o kadar zarif ve asil duruyordu ki bu durum çok hoşumuza gitti. Öyle başladım ve sonra çelloyu o kadar çok sevdim ki…
Çello oldukça zor bir enstrüman.
Tüm enstrümanlar zordur aslında ama çellonun bir avantajı var; önünüze yerleştiriyorsunuz, keman kadar anatomik zorluğu yok. Çok güzel bir enstrüman ve severek çalıyorum. Kariyer hedefim hep sololar çalmak, başkoltukta oturmaktı. Çeşitli gruplarım oldu, yurt içi ve yurt dışı pek çok konser verdik.
O gruplardan da bahsedelim mi?
Tabii... 9 yıl boyunca Özsoy Quartet ile yurt içinde ve Pakistan, Gürcistan gibi ülkelerde pek çok konser verdik. Ayrıca benim için yeri çok ayrı olan *Trio Anka* var. Gitarist Kaan Korad ve tenor Ayhan Uştuk ile birlikte festivallerde, yurt dışında Miami'den Kıbrıs'a kadar pek çok yerde konserler verdik. Çok güzel insanlarla tanıştık, müzik camiamız gerçekten çok güzel. Sonra Ankara’ya döndük. Bir rahatsızlık geçirdim ve o süreçte gruplarımıza bir süre ara vermek durumunda kaldık. İşe döndükten sonra Teknik Kurul temsilciliği süreci başladı.
İdareciliğe kıyısından köşesinden girmiş oldunuz böylece.
Evet, aslında daha önce orkestra müdürlüğü dahi yapmamıştım. Hiçbir zaman idarecilik hedefim olmadı fakat bir şekilde yolum buraya çıktı. Özellikle sanatçı camiasında idarecilik çok daha zor.
Ancak gördüğüm kadarıyla siz çok disiplinli ve özverilisiniz. Bu sene çok güzel temsiller çıktı; biraz onlardan bahseder misiniz?
Sanat kurumu olmanın ötesinde, burada zor olan aslında arkadaşlarınızı yönetiyor olmanız. Biz çocukluktan beri aynı okullarda okuyoruz, birlikte mezun oluyoruz. Bir anda onların yöneticisi konumuna geliyorsunuz. O dengeyi kurmak gerçekten kritik bir konu. Disiplinli bir insanımdır ama biraz duygusal ve anaç tarafım da vardır; onu kaybetmek istemiyorum.
Bu yılki eserler çok ses getirdi. Carmen ve La Boheme gibi büyük yapımlar…
Carmen’de İzmir’den çok kıymetli koreografımız Carlos Vilan ile çalıştık. Müzikal bir reji anlayışıyla sahneye koydu ve çok ilgi gördü. Ayrıca Brezilyalı dansçı ve koç Gonzalez geldi, balemiz onunla çalışmaktan büyük mutluluk duydu. *La Boheme*’de ise emekli rejisörümüz Murat Göksu ile çalıştık. Şefimiz Antonio Pirolli de esere sihirli bir değnekle dokunmuş gibi oldu. Ayrıca teknik müdürümüz Özgür Usta müthiş dekorlar hazırladı. İstanbul’daki devasa dekorları bizim sahnemize çok başarılı bir şekilde uyarladı.
Turne programınızda neler var?
Yaz festivallerine *Zorba* balesiyle gideceğiz. Efes ve Bodrum festivalleri ile Denizli turnelerimiz var. Kasım ayında ise *Carmen* operamızı yaklaşık 215 kişilik dev bir kadroyla Denizli turnesine götürmeyi planlıyoruz. Bu gece izleyeceğiniz *Don Giovanni* operası ise piyanolu bir versiyon; bu sayede daha rahat gezebilelim, her yere operayı götürebilelim istiyoruz. Bu proje Başkorepetitörümüz Çiçek Cihan ve rejisör Kadri Özcan’ın projesiydi. Değişik bir anlayışla sergilendi.
Bu akşam Tuncer Tercan Bey’in de son temsili galiba...
Evet, Tuncer Bey bu hafta son provasını yaptı ve bu gece veda ediyor.
Bir sanatçı için "emeklilik" aslında pek mümkün olmuyor; zihin ve beden elverdiği sürece sahnede kalmak istiyorlar.
Keşke yapabilsek ama mevzuat böyle maalesef. *Don Giovanni* kadromuzda hem çok deneyimli sanatçılarımız hem de gençlerimiz var. Harika bir karma oldu. Umarım seyircimiz de beğenir.
Peki, sanatçı ve idareci Demet Gökalp evde nasıl? Çocuklarınız var mı?
İki oğlum var. Büyük oğlum bir caz şarkıcısı, İstanbul’da yaşıyor, zaman zaman konserlere geliyor. Küçük oğlum 20 yaşında, Hacettepe’de okuyor. Çocuklarım büyüdüğü için bu görevde daha rahatım. Küçük olsalardı idarecilikle anneliği bir arada yürütmekte epeyce zorlanabilirdim.
Bir dönem sağlık problemi nedeniyle sanatsal faaliyetlere ara vermek zorunda kaldığınızı biliyoruz. O süreci ve sonrasındaki adaptasyonu, insanlara örnek olması adına dinleyebilir miyiz?
Üç yıl önce meme kanseri teşhisi konuldu. Benim için büyük bir şoktu; ne içki ne sigara kullanırım, kendime bakarım, yürüyüşümü yaparım... Ama "başa gelen çekilir" diyerek süreci göğüsledim. Ameliyat ve kemoterapi süreci oldukça zorluydu. Tedavi sonrası lenf bezlerim alındığı için uzun süre çello çalamadım, kalem bile tutamaz haldeydim. Sonra santim santim arşe çekerek başladım. Çello benim için hayata dönme aracı oldu. Eski halime dönmem bir yılımı aldı. Hatta döndükten sonra Dünya Kadınlar Günü’nde solist olarak çaldım. Ardından bu idarecilik görevi geldi. Belki de hayatımda bir dönüm noktasıydı.
Mücadeleyi bırakmamanız gerçekten çok takdire şayan.
Teşekkür ederim. Tüm kadınlara, herhangi bir rahatsızlık yaşarlarsa asla vazgeçmemelerini öneririm. Neticede eski halinize dönüyorsunuz, hatta daha güçlü bir hale bile gelebiliyorsunuz. Çok şükür atlattık ve güzel günlere geldik. Umarım bundan sonraki hayatımda hem camiama hem de tüm kadınlara bir faydam dokunur.
Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Röportajımız Haziran sayımızda yer alacak. Görüşmek dileğiyle.
Ben teşekkür ediyorum, görüşmek üzere.









