Aydın Ayan Röportajı
Sanat yapıtı, öncelikle “insani öze” ilişkin sorunsalını doğru bir biçimde belirlemelidir. İkinci aşamada da; ait olduğu sanat dalının kendine özgü “dile ilişkin” sorunsallarını en iyi biçimde ortaya koyabilmeli ve bunun sonucunda iyi ve yetkin sanat yapıtı olma özelliğini kazanabilmelidir. Ortaya konan sanatsal üretimin figüratif ya da nonfigüratif olması tek başına anlamlı bir değer taşımaz; değer, özün ve biçimin doğru ve yetkin bir yaklaşımla biçemde somutlaştırılmasında gerçekleşir.

Siret Uyanık
Sanat yolculuğunuz nasıl başladı? Resimle kurduğunuz ilk ilişkiye dönüp baktığınızda
sizi bu yola yönlendiren temel etken neydi?
Aydın Ayan
“Sanat Yolculuğuna” bilinçli bir seçimle çıkmadım. Pek çok çocuk gibi ben de sezgisel bir
dürtüyle başladım. 6-7 yaşlarımdayken amcamın bana küçük boy ve altı renkten oluşan
bir kutu renkli kalem getirdiğini ve “ressam bey, sana renkli kalemler getirdim” dediğini
anımsarım. (Demek ki o yıllarda kendimce bir şeyler çiziktiriyormuşum.) İlkokul 4. Sınıfta
defterime kuzu resimleri çizdiğimi anımsarım. Dişçi olan büyükbabamın yapmış olduğu
çenelerin artıkları olan alçılardan duvarlara çizimler yaptığımı anımsarım. Ortaokul 1.
Sınıfta biyoloji kitabındaki insan figürlerinden bakarak kas, iskelet ve kan dolaşımı ile
ilgili çizimler yaptığımı anımsarım. Ortaokul son sınıftan başlayarak satın aldığım Hayat
Mecmuasının orta sayfada verdiği Türk ve yabancı ressamların tabloid boyutlardaki
reprodüksiyonlardan duralit ya da bez tuvaller üzerine hafta sonlarında yağlıboya Turcan
ve Südor boyalar ve İngiliz beziri ile büyük bir hevesle kopyalar yaptığımı anımsarım.
Lise sıralarında bu resimlere yılsonu sergilerinde yer verildiğini, Fransız İzlenimci ressam
Edouard Manet’nin “Claude Monet Teknesinde Resim Yaparken” konulu kompozisyonunu
da kopya olarak yaptığımı ve bu resmin Lisemizin müdür odasında yıllarca asılı durduğunu
anımsarım. Yılsonu sergilerindeki diğer resimlerimin de öğretmenlerce, bana sormadan
alınıp götürüldüğünü anımsarım. Akademi öncesinde Türk ve yabancı ressamlardan çok
sayıda kopya ve az sayıda doğa çıkışlı ya da tasarımsal resim yaptığımı anımsarım.
Lise mezuniyetim sonrası bir süre için Ankara’ya geldiğim yıl Zafer Pasajı’ndaki Güzel
Sanatlar Galerisi ve kitapçıları ile uğrak yerlerimin başında gelmekteydi. İstanbul’da
DGSA isimli bir sanat eğitimi kurumu olduğunu, yanımda getirdiğim resimlerimi gösterip
görüşlerini aldığım Eşref Üren, Osman Zeki Oral, Aslan Gündaş ve hemşehri olduğum
Mustafa Ayaz’dan burada öğrendim ve Akademi’nin Resim Bölümü’nde eğitim almak üzere
yönlendirdiğim günü bugünmüş gibi anımsarım.
Akademi Giriş Sınavları ve sonrası apayrı ve uzun bir öykü…
Siret Uyanık
Akademi’de (İDGSA / MSGSÜ) hem sanatçı hem eğitmen kimliğiniz var. Öğretmek, üretim
pratiğinizi nasıl etkiliyor?
Aydın Ayan
Akademi ve Akademi binası, Çifte Saraylar ya da Cemile ile Adile Sultanların / Prenseslerin
Sarayı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son Meclisi Mebusan binası olarak kullanılmış olması
açısından, ayrıca 1926’dan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun yıllar tek sanat eğitimi
verilen kurum binası olması açısından da çok özel bir yerleşke. Bu kurumda öğrenci olmak
da Öğretim Üyesi olmak da büyük bir ayrıcalık. 1972-73 Eğitim-öğretim yılında öğrenci
olarak girdiğim ve 1979 yılının Ocak ayında Öğretim Üye Yardımcısı (Asistan) olarak göreve
başladığım bu kurumda bir ömür geçirdim. Çok değerli sanatçı Öğretim Üyelerinin önce
öğrencileri, daha sonra mesai arkadaşları oldum. Sabri Fettah Berkel Desen ve Gravür
hocam oldu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal Resim atölyesi hocalarım. Mustafa
Cezar ve Nermin Sinemoğlu Sanat Tarihi, Belkıs Mutlu Mitoloji derslerinde hocalarım
oldular. Asistanı olduğum Devrim Erbil ile 26 yıl aynı odayı bölüştük, aynı atölyede eğiticilik
yaptık.
Akademi’de ve MSGSÜ’de çok zor günlerim de oldu doyumsuz zamanlarım da. Zaman,
yaşanan zorlukları ve tatsızlıkları önce silikleştirdi, sonra da kurumun marangozhanesinde
değerli ressam ve değerli hoca Zeki Kocamemi’nin elinden çıkmış ahşap dolapların
çekmecelerine, bir daha açılmamak üzere sakladı ve kilitledi! Geriye Güzel Sanatlar
Akademisinin ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin “Güzeli”, güzellikleri ve güzel
anıları kaldı.
Ağzı yananlar ya da Akademili olmak isteyip de olamayanlar Akademi için tilkinin uzanamadığı
üzüme “koruktur” demesi gibi, Academie Beaux Arts Paris sözcüklerini Türkçeleştirerek
-her fırsatta- “Akademi Bozar” derler. Ne gam!
Tekrar sorunuza dönersek; öğretme eyleminin sanatsal üretim pratiğimi etkilediği dönemler
olmuştur elbet. Bununla birlikte, etkilenmelerin, engellemelerin ve sorunların sevginin
olmadığı yerde yeşerdiğini bildiğim için; sevginin olduğu yerde sorunların daha kolay
çözülebileceği inancıyla yaklaşıp sorun gibi görünen şeyleri büyütmeden, biraz daha fazla
çalışarak çözme yoluna gitmişimdir… Çünkü ben, sevgisiz, özveri olmadan iyi işin, hele
sanatın yapılamayacağı düşüncesinde olanlardanım. Yaşayarak sanatı üretenler iyi bilirler,
sanat kerhen yapılmaz, yapılamaz; çünkü yapılanlar sanat olmaz.
Ben ressamlığı da sanat eğiticiliğini de zorluklarını bilerek seçtim; 50 yılı aşkın bir süredir
severek, tutkuyla yaptım, isteyerek, özveriyle sürdürüyorum.
Siret Uyanık
Akademisyenlik ve yöneticilik gibi yoğun sorumluluklar arasında, ressam Aydın Ayan
kendi özgür üretim alanını nasıl korudu? Bu tempo üretiminize nasıl yansıdı?
Aydın Ayan
Evet, sanatın ve sanatçının toplumsal sorumluluğu olduğu düşüncesindeyim. Sanat adı
“ars”, “tekhne” ya da “zanaat” alanından bağımsız bir dal olarak ayrılmadan önce de sanatın
toplumsal bir işlevi vardı, sonraki çağlarda da, günümüzde de… Mağara duvarlarına resim
yapan avcı-toplayıcı “ilkel!” insanlar ve topluluklar çevrelerindeki diğer insanların “güzel”
bulmaları ve beğeniyle izlemeleri için mi o resimleri ya da heykelleri, heykelcikleri yaptılar?
O eski çağlarda Asur, Sümer, Babil, Akat, Hitit ve Mısır’da yapılanlar toplumsal bir işlevi
yerine getirmek için değil de sadece plastik dile ilişkin “güzel duyu” adına mı yapıldılar?
Ya da Yunan’da, Roma’da, Bizans’ta ele alınan mitolojik ve dinsel konular, kalıcı anıtlar...
Romanesk dönemde yapılan ikonalar, Gotik dönemde yapılan dinsel nitelikli yontular,
yüzyıllardır ayakta duran o anıtsal nitelikteki dini yapılar; kiliseler, katedraller, camiler,
vb.… Ya Rönesans ve sonrasında “din adına” Papalığın hizmetinde çalışan sanatçıların
yaptıkları… Barok dönem ile Yeni klasikçilik de yapılmışlar… Binlerce, on binlerce yıl çeşitli
biçim ve biçemlerde sürdürülen sanatın toplumsal işlevi, “sanat için sanat” mottosu
ile idealist bir kanala sıkıştırılmaya çalışılmış ve modernizmle birlikte ana mecrasından
koparılarak farklılaştırılmışsa da bu sanatın toplumsal işlevinin ortadan kalktığı anlamına
gelmez. İnsanın on binlerce yıl gerilere götürülebilen “görsel tarihi” ve buna bağlı olarak
belirginleşen iki temel özelliği anımsanırsa sorunuzun yanıtı daha da netleşmiş olur. Bu
iki temel özellikten biri insanın negatif yanını, yakıcı, yıkıcı, yok edici, barbar yanını ortaya
koyan savaşçılığıdır. İnsanlık tarihinde bir tek çağ yoktur ki savaşsız geçmiş olsun. Bu iki
temel özellikten ikincisi, insanın pozitif yanı, övüncü, yüz akı olan sanatsal yaratıcılığıdır.
Sanatın işlevi sadece “güzeli, iyiyi, yüceyi” aramak değildir; estetik işlev yanında etik bir
işlevi de vardır. Bu etik işlev, doğayı ve ötekini, yani bir bütün olarak yaşamı koruma,
kollama ve dönüştürme işlevidir. Bu işlevi yerine getirmek, sanatın ve sanatçının toplumsal
görevidir. Bu demektir ki sanatçı, bir yandan üretimde bulunduğu sanat dalının plastik
diline ilişkin kurallarını yetkin bir biçimde yerine getirirken öte yandan da insani öze ilişkin
etik sorunsalını da eksiksiz bir yaklaşımla ortaya koymalıdır. Bu ortaya koyuş ne kadar
farklı biçimde ve biçemde somutlaştırılırsa insanın yüz akı olan sanat da hem öz hem de
biçim yönünden bir o kadar varsıllaşmış olur.
Siret Uyanık
Figüratif resim sizin sanatsal üretiminizde önemli bir yer tutuyor. Figür sizin için yalnızca
bir form mu, yoksa düşünsel bir taşıyıcı mı?
Aydın Ayan
Bu sorunuzun yanıtını bir önceki sorunuza verdiğim yanıt(lar)da bulabilirsiniz. İki satırla
özetlersem; sanat yapıtı, öncelikle “insani öze” ilişkin sorunsalını doğru bir biçimde
belirlemelidir. İkinci aşamada da; ait olduğu sanat dalının kendine özgü “dile ilişkin”
sorunsallarını en iyi biçimde ortaya koyabilmeli ve bunun sonucunda iyi ve yetkin sanat
yapıtı olma özelliğini kazanabilmelidir. Ortaya konan sanatsal üretimin figüratif ya da nonfigüratif olması tek başına anlamlı bir değer taşımaz; değer, özün ve biçimin doğru ve
yetkin bir yaklaşımla biçemde somutlaştırılmasında gerçekleşir.
Siret Uyanık
Türkiye’de resim sanatının son yıllardaki yönelimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aydın Ayan
Türkiye’de resim sanatının son yıllardaki yönelimi de önceki yıllardaki yönelimleri de
geçmiştekilerden farklı değil; Batıda yapılanların, temel özellikleri aynı kalmak koşuluyla
revize edilerek ve biraz gecikilerek Türkiye’ye aktarılması… Aradaki temel fark, teknolojinin
sağladığı olanaklar sayesinde, “çağdaş sanat” adı altında yapılan bu “dekoratif ve steril”
aktarma eyleminin geçmişe göre daha kısa sürede ülkemizde karşılık bulmasıdır. Sorunuzu
“resim sanatı” olarak değil de “güncel sanatlar” olarak ele alırsak; uluslararası düzeyde
başarı gösteren az sayıdaki sanatçımızın isimlerinin öne çıktığı ve yakaladıkları ivme ile
övgüye değer bir görünüm ortaya koydukları gerçeği ile karşılaşılır.
Siret Uyanık
Uzun yıllardır sanat eğitiminin içindesiniz. Türkiye’de sanat eğitiminin bugününü nasıl
görüyorsunuz?
Aydın Ayan
1950’ler öncesinde ülkemizde sanat eğitimi kurumu olarak bir tek kurum vardı; Güzel
Sanatlar Akademisi.1980’ler öncesinde ülkemizde bir elin parmak sayısı kadar sanat
eğitimi kurumu vardı. 2000’li yıllar sonrasında Güzel Sanatlar Fakültelerinin sayısı büyük
bir hızla arttı, yetmedi Sanat Tasarım Fakülteleri de hızla çoğalmaya başladı. Anadolu’nun
pek çok kentine, dahası bazı kasabalara Güzel Sanatlar Fakülteleri açıldı. Bu nicel
artış niteliği olumlu yönde etkilemedi. Bunun sonucunda sanat alanında eskiden beri
var olan “istihdam sorunu” hızla tırmandı. Devamında, bazı kurumlarda Güzel Sanatlar
Fakültelerinin kapatılması yoluna gidildi. Bu durum, sadece Anadolu’daki üniversitelerde
değil, domino etkisi yaparak Ankara ve İstanbul gibi sanat merkezi olmaları beklenen
büyük kentlerimizdeki Özel Üniversitelerde de yaşanmaya başladı. İki üç “Özel” ya da
“Vakıf” nitelikli üniversite dışındakiler Güzel Sanatlar Fakültelerinin kapılarına kilit vurdular.
Severek, isteyerek, yetenek sınavlarından geçerek büyük umutlarla girdikleri ve bazıları
derece yaparak mezun oldukları kurumlarından ayrıldıktan sonra yaşamın gerçekleriyle
karşılaşan gençler ya sanatta direnme çabası içinde yüzde 40-50 hatta 60 pay isteyen
galericilerin elinde şaşkına dönüyor, ya da erkenden pes edip sanatın dışında bir çıkış yolu
aramaya başlıyor. Böylesi bir ortamda “sanat eğitiminin bugünü” ya da yarını hakkında ne
söylenebilir? Burada uzun bir geçmişte –sanırım Başbakan olduğu dönemde- siyasetçi
Süleyman Demirel’e gazetecilerden birinin sorduğu soruya verdiği yanıtı anımsatmalıyım:
“Sayın Demirel Türkiye’nin ekonomik durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Demirel’in
yanıtı şöyledir: “Bir kelime ile yanıtlamam gerekirse ‘iyidir’ derim, iki kelime ile yanıtlamam
gerekirse ‘iyi değildir’ derim…”
Siret Uyanık
Günümüzde sanat piyasasının giderek güçlenmesi sizce sanat eğitimini nasıl etkiliyor?
Aydın Ayan
” Sanat piyasası” ile direkt bir ilişkim olmadığı için güçlenip güçlenmediği konusunda net
bir bilgim yok. “Sanat eğitimine” ilişkin düşüncelerimi de yukarıdaki sorunuza verdiğim
yanıtta yeterince belirttim sanırım.
Bazı tartışmalar bir sonuca vardırılamadan zaman zaman yinelenir durur. Bazen, gündem
yaratıcı yerli ya da yersiz tartışmalar yapılır. Bu durum müze ve sanat galerilerinin
sayılarının çokluğu, müze koleksiyonlarının varsıllığı açısından “Pazar olugusuyla ilintili”
olarak anlaşılabilir bir durumdur. Plastik sanat müzelerinin sayısı az, galerilerinin etki gücü
tartışılır durumda olan ülkemiz için ise “gündem yaratmaya yönelik” bu tartışmaların niteliği
ise “dostlar alışverişte görsünler” yaklaşımından öteye gitmez. Bir yandan “tuval sınırları”
ile bağlantılı resim sanatı, bazı isimler üzerinden yürüyüşünü ağır aksak sürdürürken,
öte yandan da “güncel sanat” sınırları içinde üretimde bulunanlar “pazara endeksli” bir
yaklaşım içinde var olmaya çalışırlar.
Siret Uyanık
Dijital çağın görsel kültürü resim sanatını sizce nasıl dönüştürüyor?
Aydın Ayan
Sanat insanın olduğu yerde, onun müdahalesi ile var olur. Ünlü İngiliz devlet adamı ve
düşünür Francis Bacon (1561-1626), sanatın bugüne dek yapılmış en kısa tanımında şöyle
der: “Sanat doğaya eklenmiş insandır”. Bu tanım, bir yandan çok eksik, öte yandan yorum
payı genişlemeye çok yatkın bir tanımdır. Bununla birlikte “sanat ve insan” bütünselliği
açısından çok etkileyicidir. Özetle söylediği şudur: Bütün güzelliklerine karşın “ham haliyle”
doğa sanat değildir. Bir şeyin “sanat” olarak kabul görmesi için duygu ya da düşünce
boyutunda “insanın dönüştürücü gücü ve zekâsı” ile buluşturulmuş olması gerekir. Şimdi
sorunuzun yanıtına geçebiliriz. Teknolojinin dönüştürücü gücü ve sınırları çok geniştir.
Bununla birlikte bu gücün “sanat” olarak değerlendirilebilmesi için –en azından günümüze
kadar- “insanın dönüştürücü gücüne” gereksinim duyulurdu. Sizin sorunuzda “görsel
kültür” ve “resim sanatının dönüştürüyor” vurguları yer almakla birlikte “dijital çağın”
sınırları net olarak çizilmiş değil. Daha da önemlisi Dijital çağda resim sanatı dönüşüyor
mu? Dönüşüyorsa bu nasıl oluyor? Böylesi bir durumda söylenecekler kehanetten öteye
gitmeyecektir kanımca.
Resim sanatı, hem plastik ögelerin kullanımı açısından hem de şasi, tuval bezi, su ya da yağ
bazlı boya kullanımı vb. gereçler kullanılarak “insan tarafından” gerçekleştirilen kendine
özgü sınırları olan, ışıkta yaşayan, karanlıkta ölen yüzey nitelikli bir sanatsal üretimdir.
Değeri orijinal ve tek (benzersiz) olmasından kaynaklanır. Oysa dijital olan sonsuz sayıda
çoğaltılabilen ve somut sanatsal objeyi gerektirmeyen, yaygınlaşması zaman ve sınır
tanımayan “yeni” bir “sanal” gerçeklik olduğuna göre konuyla yakından ilgilenen sanatçılara
ve / ya da bilim insanlarına sormak daha doğru olur.
Siret Uyanık
Bir tabloya başlarken sizi harekete geçiren şey nedir?
Aydın Ayan
Beni resim yapmaya iten pek çok şey vardır. Resimlerimin konu çeşitliliği oldukça geniştir.
Bununla birlikte, doğa, insan, hayvan, okunan bir şiir ya da kitap, izlenen bir film, bir
müzede, galeride ya da sanat kitabında gördüğüm bir resim, bir bakış, bir insan yüzü;
kısacası bütünüyle bir yaşam beni resim yapmaya yönlendirebilir. Her yapıtın ayrı bir serüven
olduğu düşüncesine başlarken hazırlıklıyım. Kompozisyonların bazıları yalındır, başlar ve
büyük sıkıntılarla karşılaşmadan bitirirsiniz. Bazıları ön okumalar ve ön çalışmalarla başlar;
uzun bir yolculuğa çıkar gibi hazırlık gerektirir. Bazılarına heyecanla başlarsınız, yarı yolda
kompozisyon kurgusu, açık-koyu düzeni ya da renk armonisi konusunda kararsızlığa düşer,
değişiklikler yaparsınız ve yeterli ön çalışmayı yapmadan başladığınız için bin pişman
olursunuz. Açıkçası, benim resim yapmam başlarken de sürdürürken de kendine özgü
sıkıntıları içinde taşır; tamamlandığına karar verip imzaladığımda bir süre yaptığım resmi
görmek istemem.
Siret Uyanık
Atölyenizde çalışma süreciniz nasıldır? Bir resmin ortaya çıkışı ne kadar zaman alır?
Aydın Ayan
Bir önceki soruya verdiğim yanıt bu soruya da uyarlanabilir kanımca. Çalışmaya başlamadan
önce ilgisiz şeylerle oyalandığım çok olmuştur ama ilk boya ya da fırça sürüşümle başlayan
çalışmam kesintisiz olarak saatlerce sürebilir. Sabırlı ve ayrıntıcıyım. Beğenmediğim yeri
tekrar tekrar bozup yapabilirim. Çalışma sürecimde pek bir şey yemem ve içmem. Bazen
acıktığımın farkına bile varmam.
Resmimin tamamlanma süreci resmin büyüklüğüne, kompozisyonun karmaşıklığına ve
başka bir işle ilgilenmeden odaklanmama göre değişir.
Siret Uyanık
Sanat tarihinde sizi en çok etkileyen ressamlar kimler oldu?
Aydın Ayan
Tek tek isim vermek yanlış olur. Bazen bir sanatçının yaşamına, üretim gücüne, tüm
yaptıklarına hayran olursunuz, bazen genelde beğenmediğiniz bir sanatçının yapmış olduğu
bir resim sanata bakışınızı değiştirir. Bir zamanlar hayranlıkla baktığınız bir ressam zaman
içinde sizin gözünüzdeki eski değerini yitirebilir ayrıca. Beğeninin tek bir ölçütü yoktur
çünkü.
Siret Uyanık
Türkiye’de sanatın geleceği konusunda umutlu musunuz?
Aydın Ayan
Elbette umutluyum. 1970’li yılların başından günümüze dek yaşananların, yapılanların,
yapılamayanların, bütün gelişmelerin ilk elden tanığıyım. Doğudan batıya, güneyden kuzeye
dünyanın pek çok yerini gördüm, müzeleri, galerileri, sanat kurumlarını inceledim; davetli
sergiler açtım. Sanat söz konusu olduğunda her yerde en üstte olanalar ile acı ve çaresizlik
içinde kıvrananların en varsıl ülkelerde bile fazlasıyla var olduğunu gördüm. Bundan sonra
olmayacağını kim söyleyebilir? Bu tanıklıkların birikimiyle ülkemizdeki sanatın geleceği
konusunda ümitli olmayı gerektirecek pek çok şey var olduğunu söyleyebiliyorum. İyi
sanatçılarımızın varlığı, kişisel yetilerimiz ve özgüvenimiz, dinamizmimiz bana bu umudu
veriyor ama Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşanan bireysel ve toplumsal oportünizmimiz beni
korkutuyor.
Siret Uyanık
Genç sanatçılara özellikle ne tavsiye edersiniz?
Aydın Ayan
Yaşam çok uzun değil, üstelik ne zaman sonlanacağı da bilinmez. İnsan severek yaşamalı
ve sevdiği işi tutkuyla yapmalı. İnsanın sevmediği bir mesleği yapması kadar zor ve tüketici
bir başka şey olmasa gerek. Hele sanat… Sevilmeden yapılamayacak mesleklerin başında
gelir. Sevmeden sanat yapmak hem kendine hem de başkalarına yalan söylemektir. Yaşam
cesaretli olanları yaşatır. Cesareti olmayandan iyi iş çıkmaz, hele sanatçı hiç olmaz. Sanat
kadın gibidir; sadakat ve sevilmek ister. Sanat, severek, tutkuyla çalışan ve sanat yapana
er geç karşılığını verir.
Siret Uyanık
Bugün geriye dönüp baktığınızda sanat hayatınızda sizi en çok dönüştüren kırılma anı
neydi?
Aydın Ayan
Kırılma ya da dönüşüme uğrama anları bir tane değil, çok sayıda. Akademinin Yüksek
Resim Bölümüne girişim ve Akademide Öğretim Üyesi kadrosuna atanmam; Akademide
aynı dönemde öğrencilik yaptığım rahmetli eşim Can ile tanışmam ve yaşamımızı
birleştirmemiz, kızım Burcu’nun ve torunum Ege’nin doğuşu; İngiltere’ye ve Amerika’ya
burslu olarak gidişim; aldığım ödüller, açtığım ulusal ve uluslararası sergiler; sanatım
hakkımda yayımlanmış monografik kitaplar ve benim telif kitaplarımın yayımlanması;
eşimin bir gece yarısı hastalanması, çağırdığımız ambulansın gelmemesi ve eşimin bitkisel
yaşama girmesi; yedi yıl yedi ay on beş gün bizim çabamız ve sevgimiz ile hastane mekanına
çevirdiğimiz evimizin bir odasında yaşa(tıl)ması; bu zor koşullarda bana destek veren Burcu
gibi dostlarımın olması… Tamamlanan her iyi resim, okuduğum her güzel kitap ve yazdığım
şiirler ve diğerleri… Hepsi ayrı ayrı değerli, ayrı ayrı önemli ve anlamlı benim için.
Siret Uyanık
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız projeler veya sergiler var mı?
Aydın Ayan
Evet, var. Şu sıralar 50 yıl önce aramızdan ayrılan Hocam Bedri Rahmi Eyüboğlu anısına
açmayı planladığım “Bedri Rahmi Eyüboğlu Yaşıyor” başlıklı iki sergi üzerinde çalışıyorum.
Kataloğu hazırlandı. Benim yazdığım “Ağaç Bütün: BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU Sanata Adanmış
Bir Yaşam” başlıklı kitabın tasarım çalışmaları da sürdürülüyor.
Gelecek yıl benim 55. Sanat Yılım; İstanbul, Ankara ve İzmir’de “Seçki” nitelikli kişisel sergiler
açmayı ve bir sergi kitabı hazırlamayı düşünüyorum. İlk ödülümü 1971 yılında şiir dalında
almıştım. Tek tek şiirlerim farklı dergilerde yayımlandı ama kitap haline getirme olanağım
olmadı. Şu sıralar 55. Sanat Yılımda şiirlerimden oluşan üç kitap üzerinde çalışmaktayım.
Ayrıca, Öğretim Üyeliği görevim yanında proje nitelikli daha başka sanatsal ve kültürel
etkinlikler üzerinde de çalışmalarımı sürdürmekteyim.
Siret Uyanık
Eksen’in bu ilk durağında bizlerle olduğunuz ve kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür
ederiz. Sanatın yarınına dair bıraktığınız bu değerli perspektif ve tuvalinizden taşan o derin
felsefe bizler için çok kıymetli; sanat yolculuğunuzun ışığı bizlere ilham vermeye devam
edecektir.
Aydın Ayan
Ben de teşekkür ederim





