Sanat-Sanatçı ve Toplumsal Duyarlılık Üstüne

Prof. Hasan Pekmezci
Ankara 2019-2026
Sanat-Sanatçı ve
Toplumsal Duyarlılık Üstüne
Sanat ve sanatçı sözcüklerinin tanımı, etimolojik olarak nereden, nasıl geldiği, ilk kez nerelerde kullanıldığı gibi sorular çok irdelenmiş, neredeyse ezberlenmiştir. Düz bir hesapla 2000 yıldır pek çok filozof, kuramcı, felsefeci, toplumbilimci ve sanat tarihçi bu konularda kendilerine göre düşünce üretimi yarışına girmiş denebilir. Günümüze kadar süren ve elbette bundan sonra da farklı kulvarlarda, farklı yorumlara açık olmak üzere. Örneğin, Aristoteles uzmanı, W. David Ross, Aristotle adlı yapıtının “Retorik ve Poetika” başlıklı bölümünde bu konuya ilişkin olarak şunları söylemektedir. “O halde taklit nedir? Aristoteles bunu hiçbir zaman bize söylemez. O bu sözcüğü (…) Platon’dan alır.” (Ross, 1993:338). Acaba Aristoteles’te taklit konusu, bu şekilde büyük ölçüde belirsiz midir? Öyle görünüyor ki Aristoteles’in Poetika’nın çeşitli bölümlerindeki sözlerinden ve işaret ettiklerinden yola çıkarak, onun sanatla ilgisinde taklitten neyi anladığını ve neyi anlamadığını belirlemek mümkündür. Bilindiği gibi daha önce Platon da genel olarak mevcut sanatı-belirli özellikteki müzik bir yana bırakılırsa-taklit olarak belirlemişti. Platon, bu taklidin düz bir yansıtma olduğunu ileri sürmekteydi. (Doç. Dr. Hülya İşleyen, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü. Aristoteles’te Sanatın Neliği ve İşlevi)
Sanat insanoğlunun en önemli ifade araçlarından biri ve başta gelenidir. Kendinizi başarılı bir şekilde ifade edememek, hem zihinsel hem de fiziksel sağlık sorunlarına ve sonuç olarak düşük yaşam kalitesine yol açabilir. Gereksiz sefaletten kaçınan bir hayat sürmekle ilgilenenler için, kendimizi ifade etmek bizim için en iyisi gibi görünüyor. Sigmund Freud'un şu sözü alıntılanmıştır: "İfade edilmemiş duygular asla ölmez. Diri diri gömülürler ve daha sonra daha sorunlu şekillerde ortaya çıkarlar.” Duyguları ortaya çıktıkça ifade etmek ve anlamak, sürekliliklerinden kaynaklanabilecek başka sorunlardan kaçınmanın etkili bir yoludur. Dilin inanılmaz derecede önemli olmasına rağmen, henüz dile dayalı bir yapıda yer almayan bir fikri iletirken dilin kullanılmasının bazen zor olduğu kabul edilirse, yaratıcı yöntemlere olan güven artar. Gerçekçi ressam ve matbaacı Edward Hopper, bu kendini ifade eden sanatlar kavramına katılıyor gibi görünüyordu, bu alıntının ima ettiği gibi: "Bunu kelimelerle söyleyebilseydiniz, resim yapmak için hiçbir neden kalmazdı.’ ’The philosophy of art and creation. Berys Gaut and Paisley Livingston.. Cambridge University Press)
Elbette sanat kavramının çeşitli yönleriyle tartışıldığı bir yazıda ‘’Estetik’’ kavramı da biribirinden ayrılmazlık olarak devreye girer. Sanat ve Estetik Felsefesi.
‘’Estetik, güzellik ve (diğer) zevk meseleleriyle ilgili standartları ve gelenekleri araştırmakla ilgilenen felsefenin dalı veya alt alanıdır. Estetikle ilgilenen filozoflar tipik olarak aşağıdakilerden bazılarına çekilir: algı, duygulanım ve somutlaştırma ile ilgili sorular; sanat yapıtlarının doğruluğu, geçerliliği veya özneler arası değerine ilişkin sorular; sanatsal hareketlerin, akımların ve türlerin felsefi ve pedagojik değeri; yaratıcılığın, ilhamın ve yeniliğin doğası ve sınırları; özgünlük, yazarlık ve özgünlük iddiaları ve felsefi görüşlerin ve argümanların oluşturulmasında ve değerlendirilmesinde hayal gücünün (veya fantezinin) rolü.’’ (https://liberalarts.tamu.edu/philosophy/research/philosophy-of-art-and-aesthetics/)
Bu alanda 1900 sonrası tüm sanat akımları içinde ve özelikle sürrealistlerin toplumsal ve insani sorunlara yoğun olarak ilgi duydukları, bu gibi ilginin yüz yıla varan bir tarih içinde pek çok ülkede, pek çok sanatçının ilgi alanında hala yer aldığı ve almaya da devam ettiği söylenebilir.
Örneğin Art In America’da 7 Nisan 2022’de yayınlanan Ara H. Merjian’ın Surrealism*Politics makalesinde;
‘’Sürrealistlerin, Mareşal Pétain'in 1921-26 Rif Savaşı'nda Faslı Berberilere yönelik askeri saldırılarına duydukları tiksintiden kaynaklanan siyasi alana girişi, başlangıçta L'Humanité dergisinde Komünistlerle birlikte yayınlanan bir makale şeklini aldı. Fransa'nın kolonyal sergilerinin boykot edilmesine öncülük eden bir düzine Sürrealist, "Öldürücü İnsancıllık"ta (1932) şunları söyledi:
’’Avrupa'yı parçalamaktan, Afrika'yı kıymaktan, Okyanusya'yı kirletmekten ve Asya'nın tüm bölgelerini harap etmekten korkunç derecede şişkin bir Fransa'da, biz Sürrealistler, kronik ve sömürgeci biçimiyle emperyalist savaşı bir iç savaşa dönüştürmekten yana olduğumuzu ilan ettik. Böylece enerjimizi devrimin-proletaryanın ve onun mücadelelerinin-emrine verdik ve sömürge sorununa ve dolayısıyla renk sorununa karşı tutumumuzu belirledik.
Breton ve Éluard, René Crevel ve Yves Tanguy gibi sadık imzacıların yanı sıra, Martinik doğumlu bir yazar olan Pierre Yoyotte (yaklaşık 1900–1940), kız kardeşi Simone ile birlikte Sürrealizm'in ilk Siyahi üyeleri arasında yer alıyor. Benzer şekilde, yurttaşları ve 1930'ların Frankofon edebiyatındaki Négritude hareketinin kurucu ortağı Aimé Césaire, 1967'de yaptığı bir röportajda şair René Depestre'ye Sürrealizm'de “Fransız dilini patlatan bir silah” bulduğunu söyledi. Kesinlikle her şeyi sarstı.” Sürrealist kaygı, yalnızca "renk sorunu" için değil, aynı zamanda sömürgeciliğe karşı kültürel ve politik mücadele için de stratejilerini avangart renkli topluluklara tavsiye etti.’’ (https://www.artnews.com/art-in-america/features/surrealism-global-politics-)

Leonora Carrington, Chiki, Your Country, 1944, tuval üzerine yağ, tempera ve mürekkep.
Sanatın ne olup olmadığı, toplumsal yaşamdaki yeri konusu bizim eğitim-kültür ve sanat camiamızca her zaman çeşitli platformlarda, çok yönlü sorgulamalarla ele alınmıştır. Özellikle yaygınlaşan sanat eğitimi kurumlarınca, başta kendi varoluş nedenlerine dayanan ve bir yandan da çağdaş toplumlarda bütün sanat dallarının insan denen duygusal ve düşünsel canlının kendini ifade araçlarından en önde geleni sayılmasından.
Bir ucu bireysel olmakla beraber toplumsallığın getirdiği aynı iklimde-atmosferde yaşamanın biribirne bağlı etkileşim zincirinin de doğal yansımaları sayılır. Bireysel ifade yollarının paylaşımı ile bir şarkının, bir marşın, öykünün, şiirin, bir resmin bir meydan heykelinin yarattığı ortak duygu paylaşımları gibi. ‘’Bir millet ki sanattan ve sanatkardan mahrumdur, tam bir hayata malik olamaz.
Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür sözleriyle vurgulandığı gibi başta Mustafa Kemal olmak üzere bilinçli devlet erkleri, duyarlı toplumsal iradenin bilim, kültür ve sanattan yoksun kalamayacağını; çağdaşlığın bu birikimle daim olacağını temel ilkelerden saymışlardır.
‘’Hâkimiyet-i Milliye’nin sütunları arasında Falih Rıfkı tarafından kaleme alınan makalede, Lenin’in “dünyada en iyi neşir ve telkin vasıtası, sanayi-i nefisedir” sözünden hareketle, inkılâplar ve sanat arasındaki sıkı bağa dikkat çekmektedir: “…İnkılâplar, harplar, kahramanlıklar, fikir cereyanları, hatta dinler için en büyük bedbahtlık sanayi-i nefisenin yaratıcı kudretinden mahrum olmaktır. Edebiyat, resim veya heykel, o basit kahramanı veya basit kahramanlığı ebedileştirdiği halde, sanayi-i nefisesi olmayan nice milletlerin azim destanları heba olmuştur… Bir milletin fazileti ve eser-i payidar olabilmek ve tanınmak için mutlaka ilmi ve sanatı olmalıdır. Yaptığımız işi sevmek yahut yaptığımız işin doğruluğuna kani olmak kifayet etmez: Bu muhabbeti bütün kalplere sirayet ettirecek sanatkârlar ve kanaatimizi herkesin beynine yerleştirecek ilimler lazımdır… Asr-dîde butlânları köklerinden söküp atan cesur ve kahraman cumhuriyet nesli, kendi iman ve kanaatlerini sevdirmek ve devam ettirmek için yegâne vasıta olan ilim ve sanatı en hayati ihtiyaçlarla bir tutmak zaruretindedir. Eğer bize sanayi-i nefise yardım etmezse, her gün klişe halinde tekrar ettiğimiz düsturlar ve fikirler gittikçe yavaşlaşır, kurur ve şayet bu fikri hareketini her gün inkişaf ettiren ilim müesseselerimiz olmazsa, milliyetperverlik tehlikeli bir demagojiye doğru sükût eder. Şeriat kelimesini ağızdan düşürmeyerek tekmil terakki ve teceddüt hareketlerini men eden taassupla, daima halkçılık ve milliyet kelimelerini geveleyerek bizi ileriye gitmekten men etmeye uğraşan demagogların arasında fark yoktur…” (Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 27, Mayıs 2017 H. Özyiğit (Falih Rıfkı, İnkılâbın İlmi ve Sanatı (15 Temmuz 1925). Hâkimiyet-i Milliye).














